G İ B İ
- Kürşad Polat
- 20 Şub
- 1 dakikada okunur

Aynı gökyüzünün altında yürüyen iki yolcuyduk biz. Birimizin pusulası cebindeydi çoktan. Diğerimiz haritasını çizmeye çalışıyordu. Rüzgâr ikimizin de yüzüne aynı serinliği vuruyordu ama birimiz o serinliği bahar sanıyordu. Diğerimiz yaklaşan kışın habercisi.
Bir kıyı düşün; açıkta demirlemiş bir gemi ve limanda bağlı başka bir gemi var. Açıkta olan, halatlarını çözmeye hazırlanıyor, henüz zincirlerinin sesini susturmuş değil.
Limandaki ise çoktan fırtınadan dönmüş, güvertesinde eski bir savaşın izlerini taşısa da, rotasını çizmiş ve bekliyor.
İki gemi arasında sadece su var; berrak görünüyor ama çok derin. Suyun üstünde konuşmak kolay, altındaki akıntılardan söz etmek yasak gibi..
Ne zaman rotasını çizmiş ve haber bekleyen o gemiden bahsedilse, ufuk birden sisleniyor. '-Yine mi?'
Sanki, kıyıya vurmuş gibi bir bıkkınlık gibi..
Sorular, bir uçurumun kenarına kadar gelip tam konacakken geri dönen kuşlar gibi..
Uçsalar kanatlanıp kaybolacaklar biliyorum; konsalar göğüs kafesinde çırpınıp duracaklar.
Bir zamanlar yok yere kırılmış bir fincanın çatlakları, şimdi şüphe oluyor sanki.
ve şüpheler birikiyor gibi..
Sanki eski bir hesabın faizi tahsil ediliyor ara ara. Tartılan güven, terazide hep eksik çıkıyor gibi..
İnsan kendi karanlığında yürürken, elindeki feneri nereye tutacağını bilemiyor bazen. İşte bu yüzden yaklaşamayan bir adım, uzaklaşmak istemeyen bir yürek oluyor çoğu zaman o terazide tartılan.
ve aynı yerde sayan bir zaman gibi..
ve bütün bu suskunluğun içinde, en çok yankılanan şey söylenmeyenler oluyor.
Arafta bırakılan her şey gibi..
