D U T A Ğ A C I
- Kürşad Polat
- 12 Oca
- 2 dakikada okunur

Bazen, bilirsin. Hissedersin. Doğrunun ve yanlışın ne olduğunu.. Belki de herkesten çok bilirsin. Herkesten fazla yaşamışsındır çünkü. Onlar, diğerleridir. En yakınındakiler bile diğerleri olur. Diğerlerine dönüşür. Anlamazlar. Anlayamazlar hissettiklerini.
Mesela, kendini yaz mevsimi geldiğinde dut ağacı altında gibi düşün. Kocaman bir ağacın altında. Herkes o ağaca bir tekme atıp kaçıyor. Dutlar düşüyor patır patır. Yakalamaya çalışıyorsun. Üzerine çarpıp sekenler yere düşüyor. Elinde kalanlar ezik, dökük, kurtlanmış. Üzerinde kıskaç böcekleri. -Çarşaf gersene gerizekalı! diye sesleniyor biri. Çarşaf.. üzerini örtmek için lazım. Herşeyin...
Anlayamıyorlar beni. İnsan, önemsediği şey ile yaşamak için doğar oysa. Önemsendiği yerde mutlu olur. Önemsendiği yerde yaşlanmak ister. Önemsedi diye dayak yemez sürekli. Önemsedikleriyle yargılanmaz. Önemsedi diye idam edilir mi? Önemsemek diyorum!!!! Önemli mi? Evet.
Bazen de susuyorum bu yüzden. Bilerek. Çünkü anlatınca eksiliyor sanki. Değeri yok gibi oluyor, bir anda. Anlatınca, haylaz bir cin çıkıyor koltukların arkasından ve dalga geçiyor. Saklıyorum sustuklarımı. Kelimeye dökünce hafifliyor, ben hafiflemek istemiyorum galiba. Ağırlık, tek kanıtım gibi. Yaşadığımı oradan anlıyorum.
Kendimle konuşurken daha dürüst oluyorum. Kimseyi ikna etmeye çalışmıyorum mesela. Haklı çıkmak gibi bir derdim de olmuyor. Zaten en yorucu şey bu değil mi? Sürekli birilerine bir şeylerin neden böyle olduğunu anlatmak. Sanki açıklarsam kabul edecekler. Etmiyorlar. Çünkü mesele anlamak değil. Birçoğu çok da umursamıyor zaten.
Ben bazen kendime soruyorum: -Bu kadar hassas olmasaydın daha mı kolay olurdu? Olurdu belki. Ama o zaman ben olmazdım. O zaman dutlar yere düşerken arkamı dönerdim. Tekmelere kızmaz, ağaca küfretmez, elimde kalan ezik meyvelere bakıp üzülmezdim. Yaşamak dediğin şey, biraz da elinde ezilmiş şeylerle ortada kalmayı göze almak değil midir?
Kendi kendime kızdığım da oluyor. -Niye çekilmiyorsun altından? diyorum. -Niye hâlâ duruyorsun o ağacın altında? Sonra susuyorum. Çünkü cevabı belli. O ağaçtan başka yerim yok. Gölgesi bana ait. Belki herkes tekme atıyor ama köklerini ben büyüttüm. Toprağın altındaki çatlakları, susuz kaldığı zamanları… Kimse bilmezken ben biliyordum.
Beni en çok yoran, yanlış anlaşılmak değil. Anlaşılmaya hiç niyet edilmemesi. Yüzüme bakıp -anlıyorum diyen gözlerin, bir dakika sonra başka bir şeyle meşgul olması. O an içimde birşey kapanıyor. Kapı gibi değil; pencere gibi. Sessiz.
Önemli olmak… Önemli hissetmek... Garip. İnsan büyük şeyler istemiyor aslında.
Kendi kendime bazen şunu söylüyorum: -Belki de sen, yanlış yerde doğru olmaya çalışıyorsun. Uzun süre susuyorum buna. Çünkü doğru. Ama doğru olmak bir huy değil, bir yük. Taşıyorsan bırakman zor. Bırakırsan kendinden düşüyorsun.
Yaşlanmak meselesi geliyor aklıma. Nerede yaşlanmak ister insan? Güvende hissettiği yerde. Anlaşıldığı yerde. Cümlelerinin yarım kalmadığı yerde.
Eğer bir gün gerçekten yorulursam, çarşafı serer miyim o ağacın altına? Kendimi örter miyim? Kenara çekilip -benden bu kadar der miyim? Belki. Ama bugün değil. Bugün hâlâ elimde bir iki dut var. Ezilmiş, kıskaç böcekleri üzerinde, ama benim.
Kendi kendime dertleşmek de iyi geliyor. Çünkü burada kimse acele etmiyor. Kimse çözüm önermiyor. Kimse sitem etmiyor. Sadece duruyorum. Olduğum yerde. Ağacın altında. Üstüme düşenlere rağmen.
Peki bu yazdıklarım önemli mi?
Kendime soruyorum. Cevap vereyim.
-Evet.
